Eskibeyli Web Sitesi: Forumlar

Eskibeyli Web Sitesi :: Başlığı Görüntüle - MUHARREM DİKTAŞ
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   GirişGiriş 

MUHARREM DİKTAŞ

 
Bu forum kilitlenmiştir, yeni bir başlık açamazsınız, cevap gönderebilir ya da mesajları değiştirebilirsiniz   Bu başlık kilitlenmiştir, cevap yazamaz ya da mesajları değiştiremezsiniz    Eskibeyli Web Sitesi Forum Ana Sayfası -> Sizden Gelen Makaleler
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Cmt Nis 12, 2008 11:43 pm    Mesaj konusu: MUHARREM DİKTAŞ Alıntıyla Cevap Ver








VURDULAR KEKLİKLERİMİ

Dağların gülü kınalı keklik
Yaylalardan önce sürüler çekildi.
Sonra da yol aldı gurbet ellere gençler, genç kızlar ana babalarıyla.
Yetmişlik dedelerle ninelere kaldı köyler.
Sürülerin barındığı ağıllar peğ oldu.
Yaz bahar aylarında ıssız kaldı döl yerleri.
Çiçekli çayırlar içinde oynamaz oldu danalar, kuzular, oğlaklar.
Sesleri dağlarda yankılanan boğalar sustu.
İnekler çağırmaz oldu danalarını gölge basanda dereleri.
Köye dönüş yolları ıssız kaldı.
Ne eşek anırmaları, ne kısrak kişnemeleri! Tok sesli çoban köpeklerinin havlamaları da kesildi.
Ahırlara çekildi tekleme inekler.
Ekinler ekilmez, yoncalar biçilmez oldu.
Bahçelerde çit kalmadı.
Ağaçlar susuz ve kimsesiz kaldı.
Kurudu döküldü dalları.
Oysa tepelerdeki kınalı kekliklerle tarlalarda ekin biçen gelinler kızlar ne güzel söyleşirdi karşılıklı.
Onlar öterdi, gelinler türkü söylerdi honda.
Nazire yaparlardı çobanlara ırgatlara korkmadan.
Yaylayı ziyarete bile gelirlerdi bir sürü yavrularıyla.
Dağların gülüydü kınalı keklikler.

Vurdular Kekliğimi, Sesi Kesildi Dağlarda

Ne zaman ki, devlete gelir elde etmek için yüksek harçlar tahsil etmek uğruna, her önüne gelene av tezkeresi verildi ve eski dolma tüfekler ile kırma çiftelerin yerini otomatik ve pompalıları aldı, kentlerde bıraktıkları insaf ve merhametlerinden yoksun olarak, bu insanlar köye geri dönüp çıktılar dağlara.
Tamamdı herşeyleri, sıra geldi yenileme - yenilmeyene, uçana - kaçana, hareket eden her canlıyı vurmaktan zevk almaya. Kınalı kekliklerinde ölüm fermanı böyle yazılmış oldu.
Eli silahlı tatil yapmaya gelenler, keklik vurmayı hobi yapmışlar.
Dağlarda ölüm kusmaya başladılar.
Köylülerle, kentliler, el ele verdiler soyunu kuruttular kekliğin. Kestiler kınalı kekliğin sesini. Benim kınalı kekliğimi can derdine düşürdüler.
Zaten kendi derdi kendine yeterdi.
Bir yandan Anadolu’nun kış koşullarında yaşam savaşı verirken, bu kez de ölüm kusan silahlar ve zalim avcılar çıktı karşısına.
Lezzetli eti güzelliğine ve sesine tercih edildiğinden dostundan çok düşmanı oldu kekliğin.
Benim zavallı kekliğim önce devlete güvendi.
Beni korur dedi. Ancak ne yazık ki, devlet görevlileri de kekliğin peşine düştü.
Amirler memurlar hafta sonu eğlencesi yaptılar keklik avını.
Keklik de anladı kimseden hayır gelmeyeceğini.
“Devlet bir kara vagondur takır da tukur
Devlet eli fenerli bir istasyon memuru
Devlet bir güz yağmurudur ıslatır çulları çuvalları” *
diye devam eden şiiri o zamana kadar hiç okumamıştı keklik.

Keklik Kayalı Yerde

Keklik insanlarla barış içinde yaşamak istiyordu.
Her güzel yaratık gibi o da güzelliğini başta düşünme yeteneği olan insanoğlu olmak üzere diğer canlılara göstermek ve onlarla paylaşmak istiyordu.
Ama insanoğlu bir türlü barışa yanaşmıyordu.
Kekliği vurup, tüylerini yolup, etini tencerede pişiriyor ve suyuna da bulgur salıyordu.
Oysa kekliğin hiçbir hayvana , hatta hiçbir böceğe zararı yoktu.
Çayır çimen ile karnını doyurup, iki yudum da su içti mi keyfi yerine geliyordu.
Gidip bir taşın başında ötüyordu.
Ama insan oğlu ne yapıyordu?
Dağlarda ve yamaçlarda kekliği vuramayınca, su başlarına metris yapıyor, burada pusuya yatıp kendilerinin her şeyden habersiz yaklaşmalarını bekliyordu.
Kendilerinin güle oynaya suya gelişini beklerken fazla fişek harcamamak için atış menzilinde ikisinin üçünün bir araya gelmesini bekliyorlardı.
Sonra da bir tüfek sesiyle birkaç arkadaşını su yolunda bırakıp, can havliyle uçabildiği kadar uçuyorlardı.
Kışın kar yağdığında barınabilecekleri mağaralara tuzak kurup, tuzaklara yem dolduruyor ve bu yemlere tamah eden saf arkadaşlarını canlı olarak yakalıyorlardı.
Ancak yine de bu koşullarda insan oğlu ile başa çıkabiliyor ve nesillerini sürdürebiliyorlardı.
Ne var ki, otomatik ve pompalı tüfeklerle gelerek mermiye değer vermeyen kentli avcılar uçara kaçara atıp, havada da huzur bırakmayınca, tek taraflı barış olamayacağını anladılar ve sonunda keklik de kararını verdi. Devletle ve insanlarla sorunu olan her canlı gibi nihayet o da dağlara ve sarp kayalıklara çekildi.
Yine de bu kararını vermeden önce Batı ve Orta Anadolu’da neslinin tükenmesini bekledi.
Sonunda keklik çoğunlukla Doğu Anadolu’nun dağlık ve kayalık bölgelerinde kaldı.
Oralarda da tam olarak rahat verilmiyor, ama yine de dağlar ve kaya kovukları yeterince barınma olanağı sağlayabiliyor.
Gece yarısı uluyan kurdun açlığını, bağıran tilkinin sancısını, kaçan tavşanın ürkekliğini, yuvasına çekilmiş kuşun börtü böceğin dinginliğini bilen; çocukluğu bu dağlarda geçmiş, bu dağların karını yağmurunu yemiş, sonra da kentlere göçmüş yöre insanlarının yeniden gelerek bu köylerde türkü söyleyip saz çalmalarının anlaşılabilir tarafı vardı belki.
Kentli kadın ve çocuklarını bile bu köylere getirme basiretini gösteremeyen ve mutluluğu yaşadığı kentlerde bulamayıp da bu dağlarda arayan biri mi, yoksa geçmişini arayan bir serüvenci mi olduğu tam olarak anlaşılamayan bu kişilerin üç beş günlüğüne gelip, dağlarda dolaşıp, bir çeşme başında ateş yakıp oturmaları, yıllar önce sönmüş baba ocağına odun atıp tüttürmelerini de saygıyla karşılıyorlardı keklikler.
Heyy diye bağırmalarına da diyecek lafları yoktu.
Ama kekliğin anlamakta güçlük çektiği bir şey vardı.
Gece yarısı rakı içip, havaya kurşun sıkarak cümle hayvanatı ve haşaratı uykusundan uyandırmasına ne demeli? Oysa bunlar eski dostlarıydı kekliklerin. Kendilerinin son sığınaklarından biri olan
Divriği dağlarında tepe bayır demeden keklik peşinde koşmalarını ise çok ayıplıyorlardı.
Onların kentlerdeki doğa ve hayvan dostlarının doğal müttefiki olduklarını düşünüyorlardı.
Yıllarca bu dağların, bu köylerin çilesini çekip, canını kentlerdeki bir ekmek kapısına zoraki atmış bu göçkünlerin köylerine gelmek için keklik avından başka bir neden bulmaları gerekmez miydi?
Siyasetten, bürokrasiden, televizyondan, gazeteden, kentin yoğunluğundan uzaklaşıp beynini dinlendirmek gibi kentli açıklamalara sığınmadan, dağlarda bir tepenin başında poyrazın tokadını yüzünde hissetmek buralara gelmek için yeterli bir neden değil midir?
Sonuç
Her yıl yayınlanan av yasaklarına ilişkin bültenler bugüne kadar Anadolu’daki keklik varlığını korumaya yetmedi. Kendi malına ve parasına sahip çıkmakta zorlanan devlet dağdaki kekliğe de sahip çıkamadı.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de iş ve ekmek sorunu birinci derecede sorun olmaya devam ettiği sürece keklik de dağdan düze inemeyecek.
Bu yüzden “Keklik kayalı yerde, öter mayalı yerde” diyerek, kekliği düz ovaya indirip orada avladıktan sonra, “Kekliği düz ovada avlarlar” diye türkü söyleyip, neşelenen insanların cümle mahlukata karşı yaptığı bu kötülüğü beslenme saiki gibi hafifletici bir nedene bağlayanlara fazla şaşmıyordu keklik.
Aslına bakılırsa insanoğlunun tarih boyunca birbirine yapmış olduğu kötülüğün binde birini bile doğa ile mücadelesinde hayvanata karşı yapmamış olması keklik için belki de tek teselli kaynağıydı.

MUHARREM DİKTAŞ


_________________


En son erdal tarafından Sal Şub 16, 2010 7:42 am tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Cmt Şub 21, 2009 11:13 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver





SAYICILAR GÜCÜĞÜN DEREDE

Kim varımış biz buralarda yoğ iken

Genel söylemlerin dışında çok fazla bir şey öğrenemedik.
Nerden ne zaman,nasıl,niye buralara gelip yerleşmişler .
Çok gidemedik 1950 den öncelere.
Dedelerimizi dinleyip geçmişe yönelik yaşam anılarını paylaşamadık.
Onlarda gündelik yaşam koşusu içinde bizlere aktarma ihtiyacı duyamadılar.
Her şey o kadar hızlı yaşanmış bitmiş oldu ki bizler şimdilerde anlayıp sorgulamaya başladık ancak.
Geçmiş ile gelecek arasında köprü kurmanın gerekliliğini.
Her biri bir yerden gelerek oluşturmuşlar ,
NORŞUN köyünü, Mançargiller, Kadıgiller, Garbişgiller,Karaveligiller,Pilargiller,Sülükgiller ünvanları olmuş .
Topraksızdılar,yoksullardı,sahipsiz ve gariplerdi hepsi.
Devlet nezdindeki varlıkları nüfus kayıtlarından ibaretti.
Ara sıra bir iki devlet görevlisi gelirdi şeherden.
Bir tahsildar,bir sayıcı,en çokta iki jandarma.
Atlı sayıcılar dağlarda keçileri sayarlardı.
O yıllarda muhtar olan Behçet amca ağırlardı bu gelenleri çok güzel halı yastıklı misafir odasında.
Sadece onun odasın görmüştük büyük bataryalı radyoyu.
Köye gelen şehirli devlet görevlilerine genç erkekler hizmet ederdi.
Dağlarda ,çaylarda en ağır koşullarda ürettiler ekmeği aşı.
Kadın çoluk çocuk çalışarak besledi. İneği,koyunu ,keçiyi,sütle yoğurtla büyütebildiler bugünkü torunlarının babalarını.
Önce güneylerde erirdi kış boyu yağan karlar.
Kar çiçeklerinin ardından sarı çiğdemler çıkardı ağılpeyinde esme de .
Nevruzlar çıkmaya başladı mı kuzuların oğlakların dışarı salınma vakitleri gelmiş demekti.
O yıl Elif ebemle döl yerindeki ağıla yaylaya gitmiştik.
Karşımızda dutların dibindeki ağılda oturan Hafıs amca ya komşu olmuştuk.
En büyük güvencemizdi bizim.
O sürekli kaldığı bu yaylasında nasılda mutlu yaşardı koyunlarını keçilerini çocukları gibi sever onları isimleri ile çağırırdı.
hepsi çıkıp gelirlerdi tuztaşından aşağı.
Onbir yaşında değnegi elinde çantası boynunda önünde yüz kadar koyunu keçisi olan en acemi bir çoban olmuştum.
İlk derslerimi dedem vermişti kargalar çok öterseler
Bil ki kutlar çok yakınında. Merendi de de ne çok karga vardı o zaman
Dedemin ikinci dersi ise sayıcı ile ilgiliydı..
Köyden dağa doğru atına binmiş gelen birini görürsen bu sayıcıdır.
O daha siğilli ardıca çıkmadan keçileri ikiye böleceksin,çok olanları götürüp dereye saklayacaksın.
Sayıcı geldiğinde geriye kalan az sayıdaki keçileri sayıp gidecek.
Koyunlar ise sayıma tabi değildi , meğer vergi dışı kalırlarmış.

Muharrem Diktaş

ANKARA

_________________


En son erdal tarafından Cum Şub 27, 2009 5:41 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Cmt Şub 21, 2009 11:27 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver





KÖPRÜNÜN BAŞINDA İHTİLAL

Bir türlü bitmek bitmeyen Uzun kış aylarından sonra bahar gelince karların erimesi ile coşardı acı çay ile tatlı çay.
Biri Güdge boylarından toplanır gelir diğeri fıdıl dağının arka eteklerinden başlar yolculuğa
Bahargenin soğuk kaya pınarlarından süzülerek Doğanı geçer yıkık taştan, karaağaçtan aşağı gelir buluşurlardı köyün kenarı çermede.
Karışırdı acı çayın boz bulanık suları tatlı çayın tüm duruluğunun inadına
Köyün altından geçerek giderlerdi yollarını daraltan köylülere kızdıklarını öğle kayasından köye seslenerek dımışkıdan,damlacıktan aşağı çaltıya doğru.
Önceleri bu çayın üzerinden karşıya geçmek için dar bir köprümüz vardı.
Her bahar coşan sular alır götürürdü bu köprüyü...köylüler toplanır yeniden yaparlardı.
zaten başkada geçit yoktu karşı meraya gidecek insanlar ve sürüler için.
Her nisan ayı gelende yaylacılar yayla yerlerine giderdi.
Köyde kalanların koyun keçi ve sığırlarını ise toplu olarak Hakkı emi yayardı bazen yalınız bazen de bir yardımcı alarak..
Hakkı emmi çok uzun yıllar 8o-100 hanelik köyümüzün sığırtmacı olarak hizmet verdi.
Öyle ki önündeki tüm köyün hayvanlarının sahiplerini ezbere bilirdi,onun kızması bağırması küfür etmesi köylüler için bir eğlence vesilesi olurdu .
Hayvanlara ettiği küfürler ise sahipleri ile doğrudan bağlantılı bir şiddette olurdu.
Her akşam yazlaktan inerdi hakkı amcanın sığır sürüsü bu tahta köprüden geçerek evlere gelirlerdi.
Her ne kadar hayvanlar evlerini bilerek gelse de akşamları köprü başına hayvanların önüne karşılamaya gidilir, beklenirdi...
Sırma ebenin evi köprü başında idi.oda her akşam oraya çıkar, bu bekleyenlerle sohbet ederdi.
Beni her gördüğünde Osmanlı duruşu ile beni paylayarak anneme,babama okkalı bir küfür savurduktan sonra ebeme selamlarını söylemeyi hiç ihmal etmezdi.
O yıl köy ilkokulunda beşinci sınıfında altı öğrenciydik.Bitirme sınavlarına giriyorduk.
O gün köprünün başına vardığımda gelen köylülerin ayrı ayrı gruplar halinde farklı yerlerde durduklarını görünce hiçbir anlam vermeden kendime yakın bulduğum bir grup köylünün yalarına gidip durdum.
Çok geçmeden sırma ebe elinde bastonuyla hızla ve hışımla yanımıza gelerek beni bulunduğum guruptan ayırarak başka bir yer de durmam için sert bir talimat verdi.
Nedenini anlamak için sırma ebeye kızgın gözlerle baktığımda ikinci okkalı küfür hiç de gecikmedi.
Tarih 27.Mayıs.1960 ihtilal olmuş İhtilalciler sokakta üç kişiden fazla insan bir araya gelmeyecek diye bildiri yayınlamışlar.
Köyde mevcut bir iki radyonun birinde haberleri dinleyen SIRMA ebe Bu talimatı bizlere köprü başında sığırları beklerken uygulatmıştık.
İhtilal ne demekti nerede kim kime karşı niye yapmıştı ki ?

Muharrem DİKTAŞ-
ANKARA Ocak.2009

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Pzr Hzr 28, 2009 7:51 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



İKİ TEMMUZ
SEN BİZİ TANIRSIN EY SİVAS
GÜN GELİR YIKILIR
SON BULUR BU DEVRAN
CAN YAĞAR TOPRAĞINA, YEŞERİR HER YAN
BİR GÜL BOY ATAR MADIMAKDA, DALLARINI SÜSLER
OTUZ ÜÇ CAN

İLKİN ADI KIZILIRMAKTI…
SUYUNUN DİBİ KOR, ÜSTÜ YANGIN

SICAKTI TEMMUZ KIZILIRMAK’I YAKIYORDU, KARANFİL KOKUSU TAŞIYORDU İKİNDİYE.

SİVAS AYIRIMINDA KIZILIRMAK, GÜL YORGUNU/ GÜN VURGUNU / ACI DURGUNU

GÜLÜŞÜRCESİNE ÇAĞLAYARAK AKIYOR İNADINA, SEMAH DÖNÜYOR TOPRAK ÜZERE,

SUYUN DİBİ KOR, ÜSTÜ YANGIN, NİCE TÜRKÜYÜ DE KENDİNE KATIP İÇİNDE GÖTÜRÜYOR.

BU NEHİR.

KIZILIRMAK, BANA ÜÇ TÜRKÜ SÖYLE

KIZILIRMAK’DAN HAVALANAN ÜÇ TURNANIN TÜRKÜSÜ, ZALİMİN, MAZLUMUN VE HAKKIN TÜRKÜSÜ SAVURSUN YAPRAKLARI VE MEVSİMLERİ, TOPRAĞI KAN RENGİNE BOYASIN.


MUHARREM DİKTAŞ ANKARA. 2 TEMMUZ.2009





_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Pzr Oca 17, 2010 9:20 am    Mesaj konusu: KÖYÜ HIÇ DURMAYAN SAATİ ; ÖGLE KAYASI Alıntıyla Cevap Ver



KÖYÜ HIÇ DURMAYAN SAATİ ; ÖGLE KAYASI

KÖYÜN ETEĞİNDE SAKLANDIĞI YÜKSEK BEYAZ TEPENİN ADI PUR’ DU.
BU TEPENİN ARDINDAKİ DÜZLÜĞE İSE İSE PUR BAŞI DENİLİRDİ.
PURBAŞINDAN AŞAĞI DÖNE,DÖNE KÖYE YOL İNERDİ .
İNSANLARIN YAYA OLARAK ZOR İNDİĞİ BU YOLDAN EKİN BAĞLARI[SAP] YÜKLÜ
BİZİM DERBEDER YÜRÜYEN BEYAZ AT İLE AŞAGI İNERKEN UÇACAK DİYE YÜREĞİM AGZIMA GELİRDİ.
YUVARLANMASIN DİYE KUYRUĞUNU ELİMDE TUTARDIM .
HANİ YÜKÜ İLE YUVARLANACAK KOSKOCA ATI KURTARACAKMIŞIM GİBİ
ATLAR, EŞEKLER HER GÜN BİR KAÇ SEFER SIRTLARINDAKİ ÇOK AGIR YÜKLERLE BU DARACIK YOLDA
AYAKLARINI BÜYÜK BİR TİTİZLİKLE SAĞLAM BASMAYA ÇALIŞARAK KORKU İÇİNDE .
AŞAGIYA İNERLERDİ.
BU PURUN ORTASINA YAKIN BİR YERDE YÜKSEKÇE BİR KAYA DİKİLİRDİ.
ADINA KÖYLÜLER ‘ ÖGLE KAYASI’ DEMİŞLERDİ.
BU KAYANIN ÇOK ÖNEMLİ BİR İŞLEVİ VARDI.
KAYA SAATİN ONİKİ SİNE GÖRE AYARLANMIŞ GİBİYDİ.
SABAH GÜNEŞ ÖGLE KAYASINI ALDIMI ÖGLEN OLUR , GÖLGE BU KAYADAN YUKARI GEÇTİGİNDE İSE
AKŞAM OLUYOR DEMEKTİ.
TÜM KÖYLÜLERİN DAGDA TAŞTA TARLADA BAHÇEDE ÇALIŞANLARI.
İŞE GİDİŞ GELİŞLERİ, OĞLAK ÇOBANLARI DAVAR ÇOBANLARIN IN KÖYDEN AYRILIŞLARI KÖYE DÖNÜŞLERİ
BU SAATE GÖRE OLURDU.
ÖGLE KAYASI KÖYLÜNÜN GÜNLÜK YAŞAMINDA KULLANDIĞI HİÇ DURMADAN ÇALIŞAN BİR DOĞAL ZAMAN ÖLÇÜSÜ İDİ.
ÖYLE YA ZAMAN SADECE ZİHİNLERDE YAŞAYAN VE ZİHİNDE BİR ÖLÇÜ DEĞİLMİYDİ
BİZLER ONUN DEĞİŞTİĞİNİ SANIYORDUK.
OYSAKİ ASIL OLAN AN ‘ DIR BİZ SADECE ANI YAŞARIZ.
ANILARDAN OLUŞAN GERÇEK ZAMANI İSE BİLMİYORUZ.
HUZUR ZERRE BOYUTUNDAKİ BU AN ‘ IN İÇİNDEYMİŞ.
ŞİMDİLERDE BU SAATİ KULLANAN VARMIDIR BİLMEMKİ? .

MUHARREM DİKTAŞ

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Pts Oca 25, 2010 4:32 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver


ACI ÇAY İLE TATLI ÇAY

Ne de çok uzakmış gibi gelirdi bize, üç dere dört tepeden oluşan göz mesafesindeki köyümüzün meraları.
Sanki uçsuz bucaksız ovaları, dağları aşar giderdik önümüze katılan beş kuzu sekiz oğlakla.
Bazen sevinerek, bazen ağlayarak kuzuları yaymaya gittiğimiz en uzak yerler ise,
kurbağalı göl, tandırlı göl, pekmezliğin dere, keklik burnunun dere, kilise başı ile mağara başı.
Hepsi bir kuş uçumu yerlermiş...
Boynumuzdaki azık çantalarımızı açıp yemek için sabırsızlanırdık.
Çoğu kez öğleni beklemeden soğuk bir çeşmenin başına sererdik çantamızı.
Ebemizin yırtık elbiselerinden dikilmiş örtülerin üstüne.
Tandır ekmeklerimizin arasında çökelik, içinde bir kaşık tereyağı yanında ağzı çaput tıpalı ayran şişesi.
Genelde hiç değişmeyen azığımızdaki menümüzü üç dört arkadaş paylaşarak hep birlikte yerdik.
Her gün öğlen yoncalığın yamacından aşağı oğlakları sulamaya indirdiğimizde ise en mutlu saatlerimiz başlardı.
Acı çayda yaptığımız göllerde saatlerce çimerdik Ara sıra yolumuz tatlı çayın minik şelalesi CORTUN’a düştüğünde ise,
doğal jakuzide keselenmiş gibi olurduk.
Böylece ekin- ot biçme zamanı boyunca banyo yapma ihtiyacı çokta önemli olmazdı.

Üç dere dört tepenin önünde oturan köy için bu iki çay ne denli önemliymiş meğer.
Baba ocağından yurdun dört bir tarafına dağılınca görüp öğrendik ki, ekip biçilen topraklarımız yok denecek kadar az.
Derenin iki yakasını karşıdan karşıya topla çıkar, adam başına bir dönüm kavga dövüş düşmez.
Dedelerimiz dağı taşı temizleyerek tarlaya dönüştürmek için ne kadar çok çalışmış.
Aşını, ekmeğini var edebilmek için doğanın insana dair tüm sunumlarını elleriyle, tırnaklarıyla toplamışlar.
O yıllarda(1950_1960) başka kimden ne talepleri olabilirdi ki?
Küçükşeher, büyükşeher, başşeher nereki?
Sadece küçükşeherin meydanını, birde eşek hanlarını iyi bilirlerdi.
O da meşe odununun yüzü suyu hürmetine.

Görünen o ki; Göçlere kadar onların canlarını acı çay ile tatlı çay kurtarmış.
Norşun’un armudu, elması, patatesi, fasulyesi bu çayların üstü ile altından alındı.
Bir çuvalda olsa satıldı. Para oldu, bez oldu, gaz oldu, tuz oldu acı çay ile tatlı çayın yeşertip büyüttükleri.
Köyün çocuklarına can oldu, kan oldu.
Sonrada saldı hepsini gurbet ellere.
Şimdilerde ÇİMDİRECEK çocukları da yok.
Issız ve de öksüz akıyor baharda yazda acı çay ile tatlı çay döndürdükleri değirmenlere, uğramadan.

Muharrem DİKTAŞ
ANKARA 2010

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erdal




Mesajlar: 1361


MesajTarih: Pzr Mar 14, 2010 11:27 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Şeherciler
Torunlara demem o ki, bu yazı dedelerinizin yaşam öykülerinden bir kesit.
Öykünün başlığının Şeherciler olduğuna bakmayın Ş harfi köyümüzün konuşma dilinin en büyük hazinesi idi.
Odun parası,
Bir zamanlar bizlerde şeherdi Divriği’nin adı
Hafta başlarından başlayarak genelde gün aşırı olarak, bazı zamanlar ise dört beş gün şeherciler şehere giderlerdi.
Hiç bir gelirlerinin olmadığı o yıllarda, tek getirisi olan meşe odununun iyi para etmesine bağlı olarak köylüler,
bu odun satış seferlerini her yıl arttırarak uzun süre devam ettirdiler.
Dağlarımız çetindir, taştır, kayadır.
Yolumuz yokuştur gider inceden inceye.
Aşar gider Merendi’den ötelere önümüz hep gecedir.
Bir Şafak vakti dağda yüke çekilen atların, eşeklerin, ertesi gün tan ağaranda kasabanın taş kaldırımların da duyulur nal sesleri.
Önce baltaların çeliğine su verdirilir, dehreler ise biletilmiştir.
Atların eşeklerin ayakları nallanmış olmalı, semerleri yeni, bendekleri, şeritleri sağlam olmalıydı.
Balta bir iki vuruşta meşe ağacını yere yıkmalı, dehre bir sallamada dalını budamalıdır.
Gecenin karanlığında, ay ışığından yararlanılarak komşu köylerin meralarından kaçak iyi meşe odunu kesimi yapılacaktır.
Yakalanmanın bedeli ise çok ağırdır.
Baltayı ve dehreyi vermenin yanında kaçamayanlara dağların kendi yasaları uygulanırdı.
Şeherde şehir yasaları, dağlarda dağ yaslarını uygulayanlar her gün nöbete dururlardı
Ara sıra bizim köy merasından kaçamak kesim yapsalarda, bekçiler kendi köyünün dağlarına ait meşeleri nereden kesildiğine varıncaya kadar tanır ve muhtar para cezası keserdi.
Ancak bu meşe odunu kesimini yasaklayanlar onun yerine, burada yaşayanlara hayatı sürdürme adına hiç bir şey sunamadıklarından, yıllarca kesim devam etmiştir.
Yukarılardan kaçak gelir, aşağılara kaçak giderdi ama sonuçta her eve odun parası girerdi.
Önemli olan da sadece bu değil miydi?
Şeher odununu taşımak hiç de kolay olmazdı elbette.
Altmışlı yıllar yokluk, yoksulluk yılları.
Bu durum onların tek nakliye aracı olan atların ve eşeklerin sayısını arttırdı.
Dört eşeği olan evler vardı.
Her şeyin iyisi gibi meşe odununun iyisi de ancak şeher odunu olabilirdi ama her odun şeherde para etmezdi.
Satış fiyatını ise gene şeherliler belirlerdi.
Bir eşek yükü odun, iki buçuk kuruşa alıcı bulurdu.
Şeherci vakti
Gecenin bi yarısı kuyruklu yıldız göğe durmuştur.
Köyün içindeyse gaz lambaları, gemici fenerleri yanmıştır.
Akşamdan hazırlanarak taylanmış şeher odunları, önceden iyi yemlenmiş ve arpalanmış eşekler, atlar yüklenmeye hazır.
Üçer beşer gruplar halinde süratle köyden hareket edilir.
Önlerinde gidilecek dört beş saatlik yolları vardır.
Kış aylarında suları çoğalan çayın, kenarını izleyen gidiş yolunu hayvanlar zifiri karanlıkta bile ezbere bilirlerdi.
Arkalarından gelen sahiplerinin ara sıra bağırıp çağırmaları, küfür etmeleri onları ne kadar etkiler bilinmez ama şehircilerin aralarındaki bu yol sohbetlerine doyum olmazdı.
Yollar çok çabuk tükenir, Ulusu (çaltı çayı) coşmuştur, kar buz akar, yüklü eşeklere yol vermez.
Eşeklerin gecenin bir vakti üzeri ağaç dizili sallanan tel köprüden geçirilmeleri ise olağanüstü maharetlerin ta kendisi olsa gerek.
Şose yolda hayvanlar bir başka yürür.
Şafak sökerken sulu mağara önünden hızla geçilip selavat tepe yokuşuna dayanılır.

Oduncuların Baş Belası: Yedi Bela
Kasabada bir ormancı vardır, adı da soyadı da yedi beladır.
Orman cezaları çok ağırdır.
Sabaha karşı seher karanlığında Selavattepe ardındaki derelere ekibi ile birlikte pusu kurarak oduncuları yakalamak için beklemektedir.
Köylüler durum tesbiti için yaya öncü gözlemcileri yola çıkarmışlardır.
Pusuyu önceden tespit edecek öncü grubun vereceği işaret ile yola devam edilecektir.
Ortalık aydınlanmaya başlarken kasaba girişinden mahalle aralarına sapılarak gruplar dağılır.
Önceden belirlenen müşterilerin büyük kanatlı kapılarının içindeki, geniş avlulara sessizce odun yükleri yıkılırdı.
Yakalanmadan gelmenin ve para almanın mutluluğu ile hayvanlar hana çekilerek yemlenirlerdi Hareket saatinde handa toplanmak üzere,
Ev ahalisinin ihtiyaçları görülmek için çarşının ilk müşterileri olarak dükkânlara dağılırlar.
Damlacıkta yenilecek azık olarak da bir iki somun ve helva alınıp dönüş yolculuğuna başlanırdı.
Hayvanların sırtından odun inmiştir ama yerine yolcular binmiştir.
Dutluk’ta verilen ilk moladan sonra azıklar bazen hayvanların üstünde bazen verilen son mola yerinde yenilerek,
Damlacık’tan yukarı yorgun argın, yarı uyur durumda traş olunmuş, terzi eli görmüş süvari pantolonlarla yürüyerek gölgeler basanda köye varılırdı.
Bu günlük sefer tamamlanmıştır, hazırlık ertesi günlere.
Her şey yaşayabilmek ve yaşatabilmek adına, bugüne dağlar çıplak kalmış ne gam.
Babasının şeherden yeni getirdiği kara lastiği giyerek sevinen çocukların mutluluğu ise dünyaya değmez miydi?

Muharrem Diktaş
ANKARA -Mart 2010

_________________
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Bu forum kilitlenmiştir, yeni bir başlık açamazsınız, cevap gönderebilir ya da mesajları değiştirebilirsiniz   Bu başlık kilitlenmiştir, cevap yazamaz ya da mesajları değiştiremezsiniz    Eskibeyli Web Sitesi Forum Ana Sayfası -> Sizden Gelen Makaleler Tüm saatler GMT +10 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açabilirsiniz
Bu forumdaki mesajlara cevap verebilirsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Forums ©

Web sitemiz PHP-Nuke© kodlarina sahiptir.